,

SIFIRLANMAK

Pazartesi, Ocak 30, 2012

Salondaki dört pencereden biri uzun zamandır kullanılmıyordu. Yan pencereler sokaklara, ön pencereler ise denize bakıyordu. Pencerenin havalanan boşluğuna çarpan perdenin kenar kısmı dalgalanıyordu. Hava soğuktu, kar vardı. Güneş batıyordu.

Sahile indi. Gökyüzü karanlık, hava soğuktu. Uzun uzun yürüdü bir uçtan bir uca. Düşündüğü tek zamanın şimdiki zaman olduğunun farkındaydı. Önceden hayalleri vardı boyundan büyük. Boyu uzadıkça ya hayalleri küçülmüştü ya da onlara uzanabilecek kadar büyümüştü. Peşin bir hükümde bulunmuyordu. Zaman, soruların cevaplarını "zamanla" veriyordu. Onu hiç mi hiç üstelememesi gerektiğini biliyordu. Soğuk yüzüne çarpıp saçını savuruyordu. Üşümüyordu.

Dört mevsimi yaşamıştı bu sahilde. Ne zaman çok mutlu ya çok mutsuz olsa sahile iner, bacaklarının yürümekten ağrıdığını hissedene dek yürürdü. Başını çevirdiği her yanda her mevsimden birer anı vardı. Gülümsüyordu.

Matematikte sıfır etkisiz elemandı ama onun içinse başlangıç noktası... Eksili aylardan yürüyüp gelmişti, sanki buzlanmış bir gölde yürüyormuş da buzları kırmaktan korkuyormuş gibi. Acele etmedi, dengesini kaybetse de koyvermedi. Yolun başındaydı. Yola geldi. Başlıyordu.

Gemiler vardı denizde. Küçük bir çocukken küveti suyla doldurur ve kâğıttan gemileri yüzdürürdü. Akvaryumdan denize açılmış gibi hissediyordu bazen kendini. Büyük balık hep küçük balığı yerdi. Oyunun kurallarını biliyordu.

Kış oldu mu, hele hele kar yağdı mı o sahil hep yalnız kalırdı. İkisi de baş başaydı: Sahil ve o. Onun için deniz özgürlük demekti, su demekti, yani hayat demekti. Uçsuz bucaksız olmaktı deniz, dalgalanmaktı, kalıbına sığmayıp taşmaktı. Yolculuktu deniz, bereketti. Bu yüzden ne zaman bir dileğinin gerçek olmasını istese hep denize karşı dua ederdi. Dileklerinin gerçek olacağına inanıyordu. Sabah uyandığında hemen penceresini açıp denize bakıyordu. İlk onu selamlıyordu. Deniz görmediği bir yerde yaşamayı aklının ucundan geçiremiyordu.

Zihni tertemizdi. Hiç kimsenin tarafını tutmadığı, tanıdığı herkese eşit uzaklıktan baktığı ve kimsenin kötü niyetini deftere yazmak için kaleminin oynamadığı bir hayattaydı. Daha önce hiç dinlemediği her şarkıya en az bir defa dinleme fırsatı verebilirdi. İster dost ister düşman olsun, herkese gülümseyebilirdi. O, kimsenin düşmanı değildi. Aslında kimse umurunda değildi. Onun için esas olan sadece sevdikleriydi. Herkesi anlıyordu. Yürüyordu.

Aklına bir gün derste öğretim görevlisinin sınıftakilere verdiği nasihat geldi: "Bir film izledim çocuklar. Adam karların üzerine uzanmış yatıyor. Adamın gözüne kar tanesi düşüyor ama erimiyor. Yani adamın öldüğünü böyle anlıyoruz. İşte siz de böyle anlatın anlatacağınızı." Konuşmak uzun süredir tesirini kaybetmişti. Herkes görebildiği kadarını görüyor ve anlayabildiği kadarını anlatıyordu. Gerisi teferruattı. Bu yüzden az konuşur ve çok düşünür olmuştu. Düşen kar tanelerini seyrediyordu.

"Şu an"dan başka hiçbir şeyi ama hiçbir şeyi düşünmek istemedi. Herkes kendi kaderini yaşardı ve her şeyi kendi kaderiyle baş başa bırakıp kaderini yaşadığı zamandaydı. Şimdiki zamanı yaşamak çok zordu. İnsan ya bir gün öncesini ya da bir gün sonrasını düşünüyordu. Düşüncelerinin sesini kısmıştı. Tek duyduğuysa kıyıya çarpan dalgalardı. Gözlerini kapattı. Bir dilek tuttu. Dün sol, yarın sağ istikametteydi. Tam ortada duruyordu. Şimdiki zamandaydı.

Sıfırlanmıştı...

BUNLARA DA GÖZ ATABİLİRSİNİZ

0 yorum

BUMERANG

Bumerang - Yazarkafe

BLOG ARŞİVİ

İLETİŞİM

info@diliminayariyok.com