,

BAĞLANMA KORKUSU

Pazar, Ocak 08, 2012

Havanın kapalı ve yağışlı olduğu bir pazar günü... Özellikle pazar akşamlarından pek de keyif almam ben. Haftanın ilk iş günü pazartesi kapıya dayanır malumunuz. Çalakalem yaşanan bir vakittir pazar akşamı. Yok duşunu al da erken yat, yok bilmem ne. Hafta sonu demek benim için cumartesi demek. Zaten cumartesi gecesi eğlencenin dibine vuranlar iyi bilirler ki pazar günü akşama anca ayılır insan. Cumartesinin arkasını süpürür pazar, bir de yetmiyormuş gibi pazartesiye hazırlar sizi ama açık havada sevdiklerimle bir pazar kahvaltısına da hayır diyemem doğrusu. Günlerden pazarsa, kimse dokunmasın bana.

Aramayın dediğime bakmayın siz. Ben işin şakasındayım. Telefonum çalıyor çalmasına da... Arkadaşım "Sürekli telefonun çalıyor, biriyle konuşuyorsun. Sevgilin mi var?" diyor. Kahkahayı patlatıyorum tabii. Gün içinde bir sürü arkadaşımla konuşuyorum. Yani karşıdaki ses sürekli değişiyor. Hem hayatında biri olan telefonunun sesini kapatıp rastgele bir yere koyar mı hiç... O telefonu çaldıracak biri olacak ve o telefon bilmem kaç metre uzakta olacak! Olacak iş değil.

Aklıma eski hâllerim geliyor. "Ha aradı, ha arayacak.", "Telefonuna niye bakmıyor?", "Günaydın mesajı attı mı?", "Ben duştayken acaba aradı mı?" gibi sorular tedavülden kalkalı bir hayli olmuş bende. En azından ses tellerimi koruyorum. Bağırış çağırış yok, sinirlenme yok. Sakinlik var. Sessizlik var. Ben de bunu istiyordum: Sakinlik. Sakinlik eşittir huzur. Peki bu fırtına öncesi sessizlik olabilir mi? Fazla sessiz değil mi?

Büyüdüğümüzü, olgunlaştığımızı büyüyüp olgunlaşırken değil de turu tamamladıktan sonra ve soluklanırken fark ediyoruz aslında.  Yaptığımız çocuklukları, kendimize yakıştıramadığımız o hataları hep böyle zamanlarda fark ediyoruz. İşte asıl o zaman gerçekten büyüyoruz. Bazen büyüdüğümüzü zannederken bir o kadar küçülüyoruz.

Bir türlü başlığa giremedim, değil mi? Korkularım var, kaygılarım var... Her insan gibi... Kırılmaktan, gücenmekten, darılmaktan, ihanete uğramaktan değil korkularım. Başka türlü korkularım var benim. Bağlan(a)ma(ma)ktan korkuyorum ve hatta ödüm kopuyor. Hiperaktif öğrenciler gibiyim. Dersimiz flört ve en fazla 15 dakika verimli olabiliyorum. 1 gün, 1 hafta, 15 gün. Sonuç mu? Saksıdaki çiçek bu ortama uyum sağlayamadı ve soldu. Yerini sevmedi. Geçmiş olsun.

İki türlü yalnızlık bilirim. Biri zorunlu yalnızlıktır. Yalnız bırakılırsınız. Bir diğeri de seçilmiş yalnızlıktır. Kendinizi soyutlarsınız. Soyutlamak fazla sivri geldi. İzole etmek diyelim. Evet, doğru kelime bu. Ben bu izolasyonu fazla abarttım sanırım. Arkadaşım arıyor, "Nerelerdesin?" diyor. "Bilmem nerde yemek yiyorum, şarap içiyorum." diyorum. "Kimlesin? Çok fenasın." diyor. "Yalnızım." diyorum, çok şaşırıyor. Evde bir başıma yemek yemeyi hiç sevmem ama kalabalığa karışınca hiç sorun olmuyor. Karşımda konuşan biri yerine içimden geçenleri dinlemiş oluyorum. İnsanları seyrediyorum ve doğrusu çoğunlukla da dinliyorum.

Ajda Pekkan'ın Flu Gibi'si çalıyor. "Eskidendi, gayet netti. Şimdiyse flu gibi.", "Öleceğim aklıma gelirdi, ayrılıksa katiyen.", "Ne kadar iyi niyetliydik ikimiz de başlarken. Dedim ya sevgilim, aşk yetmiyor bazen."

Şimdi ben istesem telefonum her gün defalarca çalmaz mı? Şimdi ben istesem o iki kişilik masada karşımda biri oturup benimle kadeh tokuşturmaz mı? Şimdi ben istesem bir filme iki kişilik bilet ve bir kova mısır alınmaz mı? Hepsi de olur bal gibi ama aması var işte. Bağlanma korkusu varken her şey flu gibi, netleşmiyor.

Es kaza biri dikkatini çektiğinde ve farkında olmadan ona meylettiğinde yanında duramamak, bağlanmaktan korkmak ve tası tarağı toplayıp yol almak... Birinin el izlerini hatırlamak ve kokusunu zar zor unutmak... En sevdiğin rengi, en çok sevdiğin yemeği, en çok sevdiğin meyveyi, hiç sevmediğin içkiyi... Uğurlu rakamını, tuttuğun takımı, ayakkabı numaranı, parfümünün markasını, kol saatini, gömlek mi yoksa t-shirt mü sevdiğini... Ağladığın filmleri, o en sevdiğin yemeğin tarifini...

Yalnızlıkla, yalınlıkla bu kadar mutluyken, onu gelip alacak birinin çok daha fazlasını vermesi gerekmez mi? Arayıp uykudan uyandırmaya, es kaza bir sürpriz yapıp rutini bozmaya, "biz" zamirini kullanmaya kimin hakkı var? Size sorarım. Şöyle bir bakın çevrenize. İhtiyaçtan, zorunluluktan, bir başkasını elde edemediği için "elindekiyle yetinmek zorunda kalan"lardan olmaktansa, yalnızlığı seçebilmek çok asil bir tutum bence.

Hiç kimse kendi şarkısını söylemiyor hayatta. İnsanlar kendilerini sevemezken bir başkası tarafından sevilmeyi bekliyorlar. "Seni seviyorum." derken aslında bir başkasını düşünüyorlar. Yalnız kalmaktan, terk edilmekten, kendileriyle baş başa kalmaktan korkuyorlar. Kendilerini sevemiyorlar. Kendini sevmeyen bir başkasını nasıl sevebilir ki? İşte tam da böyle birine bağlanmak öyle tehlikeli ki...

Yanlış birine bağlanmak, yanlış meslek seçip de mutsuz yaşamak gibi bir şey aslında. Bir kere aldanmış oluyorsun. Boşa geçen, boşa çekilen bir çift kürek zaman. Kırılmaktan, üzülmekten korkmuyorsun yani. Zaten muhakkak bir kez kırılmış oluyorsun. İnsan neyin ilkini yaşasa, ikincisi o kadar sarsıcı olmuyor. Bu da yadsınamaz bir gerçek. Mış gibi yapıyorsun en fazla.

Gelip geçicilikten, şiddeti hafiften ve bu sessizlikten sıkılmaya başlıyorsun bir süre sonra ama vitrinde durmakta olan en büyük hayal kırıklığı kupası gözüne gözüne sokuyor varlığını.

Yine bağlanamamaklı oldum bu pazar yağmurunda.

BUNLARA DA GÖZ ATABİLİRSİNİZ

0 yorum

BUMERANG

Bumerang - Yazarkafe

BLOG ARŞİVİ

İLETİŞİM

info@diliminayariyok.com