, ,

DEMİR LEBLEBİ

Perşembe, Aralık 22, 2011

Bazı dostluklar vardır adı, yaşı olmayan. Bazı dostluklar vardır zamanı, mekânı olmayan. Hande benim için bu dostlardan biri. Önemli olan da isimler değil, kimin size neler hissettirebildiği... Herkesin hayatında bir Hande'si olmalı bence.

Bugün yoldayken bir yazısını okudum Hande'nin. "Öpücükten Kelimeler" başlığı altında yazıyor  bir süredir. Bu yazımı Hande'nin yazdıklarına ithaf ediyorum. Tabii sözüm Hande'ye değil, hepimize. Bunu yazarların kendi aralarında paslaşmaları, hafif kurları olarak da değerlendirebilirsiniz. Mesajımız yazdıklarımızda saklı. Gelelim Hande'nin öpücükten kelimelerle yazdığı paragraflara...

“İçtenlik nasıl bir şeydir? Hiç düşündünüz mü? Hani bugüne kadar size öğretilmiş olanların gölgesinde kalıp, gitgide varlığından bi'haber olunan şey(!)?

“İçten gelmek, iç-ten gelmek, iç-im-den gelmek” 

Kelimelerin ruhu vardır, sesli sessiz harfler aslında sana senin ruhunu verir. O yüzden kelimeleri beslersin ki ruhunu ve o'nun ruhunu hissedebilmek için. Soyut bir şey midir bu, yoksa somut mu? “İç” sensin. Senin sınırlarınla, vücut ısınla çevrelenmiş küçük bir yuva... “İç-ten”, yani içinden bir parçanın kopup tenine çarpması ve içindeki sıcaklığın ani basınçla tenini yırtması. Evet, yırtar; çünkü içten gelen ses heyecanlıdır, hemen ısıtmak ister karşısındakini. Öyle "iç"ten gelir ki, orda duran utangaç ve korkak, kuru ve gitgide çatlayan iki eli nemlendirir. Kendi içtenliğin, o eller sayesinde de senin yırtılan tenini onarır...

Acaba bu üşüyen, korkak ruh bir daha ne zaman içten birine rastlayacak? Ne dersin, var mıdır hâlâ iç-ten olabilen?"

Milyonlarca söz söylenebilir bu öpücükten kelimeler üstüne ama dilimin ayarı yok işte benim. Ne güzel ifade edebilmiş kendini. Mesele de güzel yazmak değil, satırlarına dökülen kişinin ta kendisi olmandır bence. Vanilya aroması kokan, çilekli pasta tadı veren cümleler kurmak yerine demir leblebi olmayı seçiyorum yine.

Ben de kelimemi seçiyorum: "Tamamlanmak". Tüm mesele bu aslında. İnanın bana. Murathan Mungan'ın da bahsettiği gibi önceki çağlardan olan acılarımız var ve onarmak, onarılmak istiyoruz. Meyveler asılı duruyor bağımızda bahçemizde. Bir kere tadına varan gitmez sanıyoruz ama insan aynılığa çabucak doyuyor. Başka bahçeler yasak bahçe insanoğluna ve yasak hep cezbediyor. Ulaşılmaz gördüğü ne varsa insanın ve ulaşma şerefine ulaşmışsa bir bakın, yetinmiş mi onunla? Ulaştığınızda büyü bozuldu mu, bozulmadı mı sizce? Değerini daha mı çok bildiniz, yoksa "Amma da abartmışım." mı dediniz?

Kalın duvarlara çarpa çarpa kanıyor insan ve büyüyor. Aslında düşe kalka, dizlerimizi kanata kanata değil de çarpa çarpa büyüyoruz kalın duvarlara. Büyümek bu. Hiçbirimiz gençliğin ilk yıllarında, lise sıralarında olgunlaşmadık. Kabuk bağlaya bağlaya, bazen o kabukları kopara kopara... "Keşke" dedikçe yaşanılanlardan ya da yaşanılamayanlardan muzdarip olduk. O dönüm noktalarından döndüğümüzde evrildik. Bir sürü sınavlar verdik ve vermeye de devam ediyoruz.

Bir gün bir arkadaşım söyledi "Ne istediğini bilmek çok da iyi bir şey değil ama neyi istemediğini bilmek çok daha iyi kesinlikle." diye. İnsanoğlu neyi istediğini bilseydi, şu an yaşadığımız dünyada yaşamazdık. O "iç"imizde yarattığımız kişi kendimizden ve ütopik hayallerimizden bir sentez aslında. Bir yansıma arıyoruz sadece. O tahtta keyifle oturabilecek birini düşlüyoruz. O tahtta oturmak isteyenlere sırt çeviriyoruz, o tahtı küçümseyenlere ise tav oluyoruz... En kıymetli aşklarımız hep acı verenler, hasar bırakıp gidenler; çünkü yaratılıştan ötürü kötü olanı daha çok ve çabuk hatırlıyoruz.

O "iç"tenlik öyle bir yırtar ki içinizi, bir daha dikiş tutturabilmek çok zor olur. Bu sözlerimi karamsarlık ya da melankoliklik olarak görmeyin; çünkü ben farkındalıkla söylüyorum bunları.

Her şey doğar, serpilmeye başlar, büyür ve ölür. Her "canlı"nın var oluştan yok oluşa gidiş periyodu bu. Her şey bitiyor. Hayatın döngüsü gidenin yerine yenisi koyarak eksikliğini hissettirmiyor bize. Bazen hissetsek bile alışıyoruz; çünkü dedim ya, yaratılış böyle.

Bilmem kaç defa "içtenlik" adı altında hasar bıraktılar sizde ve dikiş tutturamadınız ama şunu iyi bilirim ki, bir kez hasar alınca o ruhta kimse sallana sallana oturamıyor, ağırlanamıyor o tahtta. Bu yüzden insan kimine göre 10'lu, kimine göre 20'li yaşlarda yaşadığı travma dolu aşklardan sonra "aşk"tan ziyade "huzur" arıyor. Aşk vahşidir, aşk hoyrattır ve biraz da aptallık... Bu yüzden de şu saatten sonra olabilecek en güzel şey teninizi yırtmasındansa, teninizi kuş tüyüyle okşaması birinin. Aslına bakarsanız ben de isterdim belki tenimi birinin yırtmasını. Ben de döve döve sevenlerdenim. İçime soka soka, bağrıma basa basa sevenlerdenim. Acaba gerçekten hâlâ öyle miyim?

O eksiklik hissi, o yarım kalmışlık duygusu hep tekmeleyecek insanoğlunu. Peki gelip yıkabilmek kolay mı her daim biraz daha kalınlaşan duvarları? Gelenin sabrı yeter mi içteki hasarı onarmaya, enkazın tortusunun kaldığı yerde şenlik yapmaya? Koca koca dağlar yükselmişken estirebilir mi rüzgârı? Kesmez mi dağlar şiddetini, durdurmaz mı o rüzgârı? Önemli olan gelerek o eksikliği tamamlayan olmak mı, yoksa giderek eksiklik yaratmak mı?

Şarkıdaki gibi: Zor olanı seviyor insan her defa... Acısı çoktan geçse de dikiş izleri geçmemişken o teni yırtmak çok zor. Ne tuhaf ki, yırtılsa bile ilk acıyı yaşayabilmek çok zor. Tesirini kaybettikten sonra, bağışıklık kazandıktan sonra vasatın üstünde şiddet yaratabileni bulmak çok zor. "İçten" olabilmek istese de insan, bu kadar h"içten" sonra çok zor...

Yazımı çok sevdiğim bir Murathan Mungan şiirinin dizeleriyle bitirmek istiyorum:


Değerinden eksiğine bozdurulmuş düşlerden

Yalnızca bir dövme gül kalır geriye
Dağılmış parçalarını arar
Bir geçmiş zaman tanımı olan bütünlüğümüz

Her şey gönlünüzce olsun.

BUNLARA DA GÖZ ATABİLİRSİNİZ

0 yorum

BUMERANG

Bumerang - Yazarkafe

BLOG ARŞİVİ

İLETİŞİM

info@diliminayariyok.com